Onun lakabı “Ezgili yürek Ruhi Su” mahsus mahal türküsünü hapiste geçirdiği yıllarda, aynı anda farklı hücrelerde benzer baskı ve sorgulara maruz kalan sevdiği kadın, hapishane ve hayat arkadaşı Sıdıka Su adına bestelediği söylenir.
Mahsus mahal derler, kaldım zindanda,
Kalırım kalırım, dostlar yandadır.
Osmanlının son zamanları, birinci Dünya savaşı zor kıyamet günleriydi. Rus işgali, tehcir, savaşın sadece kan ve gözyaşına karıştığı sonradan yaşayanların hatırlamak istemediği acı günlerdi. Van vilayetinde bir duvarın önünde üç yaşlarında bir çocuk durmuştu. Kimsin, nesin sorularına cevap vermiyordu. Kaybolmuştu! anne babasının nerede olduğunu bilmiyordu. Onun için zaman durmuştu. Paçavraya benzeyen giysileri kir pas içinde perişandı.

Ozan ruhi su'nun, Adana Öğretmen Okulu’nda okuduğu dönemden bir fotoğrafı (1932) Ayakta soldan ikinci.
Atlı bir Osmanlı askeri durdu çocuğun kupkuru çatlamış dudağını görünce matarasından su verdi. Büyüyünce aklında kalan tek anı askerin yaşlı gözleriydi. O atlının terkisinde günler süren maceralı bir yolculuğu net hatırlamıyordu. 1912 doğumlu Ruhi Su Adana'da yoksul bir aileye evlatlık verildiğini hayal meyal anlatıyordu. Bu yüzden yaşamını bir cümle ile türküde özetledi. “Ekin idim, oldum harman, savurdular yele doğru.”
Hayatın acımasız fırtınaları içinde orta öğrenimini Adana da bitirdi. Ruhi Birinci Dünya Savaşı’nın savurduğu nice çocuklardan biridir Adana öksüzler Yurdu’nda 10 yaşında kemanla tanışır ve anlar ki müzik tutkudur. 6 yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildi. Adanalılar Toros dağlarına göç etti. Yanına verildiği "amcası ve yengesi" de bu göçte yer aldı.
Yaşadığı kötü günleri, acı ve travmalarla türkü söyleyerek baş edebileceğini düşündü. İlkokulun dördüncü sınıfında keman çalmaya başladı. Kötü talihini yendiği an bir öğretmeninin konservatuvara kayıt etmesiyle başladı. Su çatlağını bulmuştu. 1936'da o zaman ki adıyla musiki muallim mektebini, 1942'de Ankara devlet konservatuarının şan bölümünü başarıyla bitirdi. Aldığı klasik batı müziği eğitimi, ömrü boyunca kendini adadığı türkülerin yorum icrasına yaklaşımının kurumsal temelini oluşturdu aynı yıllarda Ankara cebeci ikinci ortaokulunda ve Hasanoğlan köy enstitüsünde büyük bir koro oluşturdu.

Ankara radyosunda on beş günde bir yayınlanan türkü programları düzenledi, Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde büyük bir koro oluşturdu. Ankara devlet operası sanatçısı olarak, Bastien bastienne satılmış nişanlı, Madame Butterfly, Fidelio, tosca , yarasa, aşk iksiri, Rigoletto, figaro'nun düğünü maskeli balo ve konsolos gibi operalardaki başarılarıyla, bas bariton ruhi su, müzik çevrelerinde ilgiyle izlenen bir santçı olmuştur
şiirler türküler albümünde "türkü söylemek benim için bir aşk halidir" diyerek başladığı yazısını " halktan kopuk hiç bir işten, hiç bir insandan hayır gelmez" diyerek bitiren büyük yorumcu... Doğal olarak sosyalist Dünya görüşüne sahip olması kaçınılmazdı. Sanatla hem kendini hem halkını tedavi etmeyi düşündü. Bas bariton sesi ile kitlelere ulaşması zor olmadı. Türk halk müziğinin, sesinin güzelliği türküler söylerken fark edilmiş. klasik batı müziği eğitimi alırken türküleri bırakmamıştı.
Politik görüşleri türkülerle gelişmiş. 73 yıllık yaşamı boyunca büyük güçlüklerle karşılaştı. Çok acılar çekti. Hep direndi hiç yılmadı ve sazı eşliğinde türkülerini söyledikçe müziğini duyurup yaşattıkça geniş kitlelere benimsettikçe mutlulukların en güzelini yaşadı.
Pir Sultan'ın deyişlerini seçmesi, politik görüşlerini açıkça konuşması yüzünden önce öğretmenlikten sonra TRT'den atıldı. Gözaltı işkence ve hapislere uğradı. yıllarca hapis yattı. Evliliğini bile işkence altında ve hapislerde yaptı. Yine de yılgın bir zalim değil, unutulmaz ezgilerden türküler derledi. Akıl almaz zulümlerden nefret, kin öfke değil, dünyasını insan sevgisi üzerine kurdu.
12 kasım 1952'de tutuklanarak istanbul'a gönderildi. 141. maddeden yargılanarak 5 yıl hapis, 20 ay gözetim altı hükmü giydi. Böylece ruhi nin opera yaşamı noktalanmış, türkülerine yeni bir boyut, buruk bir tat ekleyen başka bir dönem başlamış oluyordu.
Hapisten çıktıktan sonra Ruhi Su'nun yaşamı çok güçleşti. sürekli takip ediliyordu. Ankara’daki müzisyenlerle özellikle âşıklarla beraberdi. Ali izzet, Aşık Daimi, Nesimi Çimen hep ziyaretine gelirdi. alevi deyşlerinin su yüzüne çıkmasında çok katkısı oldu
Bin bir güçlüğü aşarak derlemeler yaptı. çok zengin bir türkü repertuarı oluşturdu. dostlar korosunu kurarak onlarla birlikte konserler verdi. 45'lik plaklar, uzunçalarlar, kasetler çıkardı. tüm bir yaşamın inançlı ve verimli çalışmalarına kalıcılık kazandırdı böylece.
Ruhi Su Milliyet Sanat dergisine röportajında büyük ozan Âşık Veysel ile tanışmasını şeyle anlatır;
" Aşık Veysel ile tanışmamız oldukça ilginç. Sanırım 1941 yılıydı. Ankara’da Türk Sanat müziği solisti Ahmet Kutsi Tecer Bey'in evindeydik. Cevat Dursunoğlu, Bedrettin Tuncel ve TRT Ankara Türk Halk müziği bölüm Başkanı Muzaffer Sarısözen de vardı. Aşık Veysel Ankara’ya geldiği için böyle bir toplantı yapılacağını duyup ben de gitmiştim. Aslında ben de türkü söylediğim için bir usta karşısında kendimi sınamak istiyordum. Türkü söyleme arzumu belli ettim. bir saz eşliği olmadan birkaç türkü söyledim. Sonunda 'nasıl buldun veysel?' sorusu atıldı ortaya. Veysel düşündü. 'efendim' dedi, 'dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getirirsin; güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir, geliştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur ama o eski kokusunu belki bulamayız.' dedi. ben bu davranışa biraz alındım hatta gereken dersi de aldım ama işimin yanlış olmadığını da biliyordum. benim aldığım müzik kültürü, ses eğitimi içinde görevim zaten işte o 'başka çiçek'i bulmaktı, o gelişmiş 'başka çiçek'i.
Ruhi su türküleri dinlendiğinizde burçak tarlalarında çalışan kızların öyküleri, yayladan inen kızların anaların ağıtları, anadolu insanlarının göçleri, çektikleri, hatıraları, Anadolu sufilerinin ağzından anlatılan hikâyelerle öğrenilir. Onu dinlediğinizde kulağınızdaki ezgilerden, yüreğinizde dolan sevgiden bu toprakların öyküleriyle buluşursunuz. 12 Eylül 1980 darbesinin zalim insanları mezarına iki kürek toprak attı diye birçok kişiyi tutukladılar. Onun için üç ayını hapiste geçiren insanlar olduğunu öğrenince halka verdiği sevginin karşılıksız olmadığını anlarsınız.
Darbe sonrası sahnelere çıkamıyordu. çünkü 12 eylül askeri darbesi yasaklamıştı. 12 eylül darbesinden sonra kasetleri toplatılan ozan. Kasetleri yeniden çıktığında da, yeniden yasaklanır korkusuyla kasetçilerde tükenirdi. Üzerindeki kocaman yazı biz 1978 kuşağının zihinlerinden bir türlü silinmedi. "kamuya açık yerlerde çalınması yasaktır"
Opera'ya kabul edilmeyen Ruhi Su, arkadaşlarının nakliye şirketinde eşya taşıyarak yaşamını sürdürdü. Emniyet nezaretinin son günlerinde “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filmini çekecek Atıf Yılmaz'dan filmin müziklerini yapması için Adana'ya Toroslar dağına gelmesi teklifini aldı. Çığşar Yaylası'na giden Ruhi Su, film için kurduğu koro ile burada türküler söyledi. Yaşar Kemal’in “İnce Memed” romanının geçtiği Toros dağlarının çarpıcı, etkileyici doğası ve müzik tutkusu ile birlikte ilk çekirdeği oluşturacaktı.
Nâzım hikmet hapisten çıktıktan sonra Abidin Dino’nun evine geliyor. Vâlâ Nurettin, yazar Oktay Rıfat hep orada toplanıyor. Ruhi Su da dönemin TİP başkanı Behice Boran'ı alıp gidiyor. Ruhi Su türkü söylüyor, Nâzım ağlıyor. Ruhi Su'ya, “senin söylediğin o türküleri dinlediğimde hiç yeise (Umutsuzluğa) kapılmıyorum. tam tersine göğsümü yumruklamak istiyorum. Ağlıyorum ama heyecanımdan ağlıyorum” diyor.
Büyük Ozanı bir kez konserde gördüm. 1983 Şubat ayında Taksim Şan sinemasında “Abdi İpekçi barış ve dostluk haftası” Yaklaşık bin kişiyle izledim. Benim için unutulmaz bir konserdi. Geceyi sunan Halit kıvanç, “şimdi çok özlediğimiz…” diye başlamış ama alkışlardan sözünün sonunu getirememişti. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne de ağzını açmamıştı. Sahnede, sazı elinde duruyordu. Öteki eli, sımsıkı yumruk olmuş, yüreğinin üzerinde duruyordu. Ruhi Su öylece duruyor, gülümsüyor, heyecandan titriyordu. Elinde sazıyla öylece duruyordu. Donmuş aklmıştı ve alkışlar bitmiyordu.
Yaşamının son günlerinde Prostat kanserine yakalanan Ruhi Su, tedavi için pasaport başvurusu yaptı ancak hiçbir gerekçe gösterilmeden reddedildi. Alman sanatçılar, Ruhi Su'ya pasaportunun verilmesi için Kültür Bakanlığına yazdı. Türkiye ve diğer ülkelerin aydınları ve sanatçıları da seferber oldu. Ruhi Su’nun “tedavi” amaçlı olarak ve “yalnız bir defaya mahsus olmak üzere” yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti.
Bir Cuma günü Cerrahpaşa Onkoloji Kliniğinde yaşamını yitirdi. 22 Eylül 1985 Pazar günü Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi. Ruhi Su’nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül Dönemi’nin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü. Cenazede gözaltına alınan 163 kişi İstanbul Gayrettepe siyasi şubede 15 gün süreyle gözaltında tutuldu.
Ruhi Su, ölümüne kadar 16 tane 45'lik plak, 11 uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra kurulan İİstanbulda Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla eşi Sıdıka Su ve oğlu Ilgın Su özel arşivlerdeki ses kayıtlarından yararlanarak plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler.
Ruhi Su, sadece müzikle uğraşmadı. Felsefeyle, müziğin felsefesiyle, toplum sorunlarıyla da uğraştı. O dünyayı sadece anlamaya, yorumlamaya değil, aynı zamanda doğru bildiği yönde değiştirmeye de uğraştı. Bu konularda düşüncelerini yazıya döktü. Bu yazılarını Ankara’da çıkan “Yağmur ve Toprak” dergisinde “Hasan Güneş” takma adıyla yayımlamıştı.
Kaynakça: Milliyet sanat dergisi, 1973, Yağmur ve Toprak dergisi,kasım aralık 1948, c.l s.5-6-8, ve Türk ve Dünya ünlüleri ansiklopedisi,