Alipaşa mehlesinde konu komşu birbirini tanıdığından, güven duyduğundan, toplumsal doku bu kadar kirlenmediğinden yaz geceleri damlarda yatılırdı. 1968 yılının Diyarbakır’ın kavurucu sıcaklarında durumu iyi olanlar ve keyfine düşkün olanlar damlara taht kurarlardı.
Maddi durumu iyi olmayanlar yataklarını doğrudan dama sererlerdi. Taht, çift kişilik, karyoladan biraz büyükçe, iki basamakla çıkılan, etrafı parmaklı yatacak bir yerdi. Alınacak birkaç bir yer vardı. Hasanpaşa hanı arkası marangozlar çarşısında Billurcu Nişo ustanın yanındaki Kemal Usta en ünlüsüydü. Dükkanda duvarında bir taht resmi hattat’a yazdırlmış bir şiir bulunurdu.

Kantarmalı ayvanda sohbete dalanları
Çift lülüklü havuzda hayaller kuranları
Sıtaralı tahtlarda, damlarda yatanları
Görünce hiç dedin mi
"Allah rahatlık vere"?
Ahşap taht bazen evin avlusuna, daha çok da dama kurulurdu. Tahtın etrafına yerel manada söylenen dört tarafına sıtara ağacı konulur, içerisi görünmesin diye bez gerilirdi. Üstü açık kalırdı. Hemen hemen bütün evlerin üzerinde yaz aylarında gece oturmak ve yatmak için kullanılan "taht" adlı sedirler vardı. Üstü açık olan tahtların etrafı beyazcibinliklerle kaplanırdı.
İrma henüz uyumamıştı. Bedros yedi sekiz toprak dam uzaklığında ki tahtında henüz uyumamış ortağına bağırdı. ‘’Hreddin abe merek etme Sarı Pişo bizdedir, uyhusu geldi yatti.’’ Bedros ortağını kızdırmayı da çok sevdiğinden Terzi Hayrettin’in gözlerinin yuvalarından fırlamasına sebep olan cümleyi ekledi. ‘’Sizde işinizi rehet rehet görürsünüz’’ Remziye Hanım; ‘’Bende deyiyem evde bi sessizlih var, demek Sarı pişo ortada yohmuş’’ Kocasına seslendi ‘’Herif herif , kah bah bu Bedo ne deyi, Terzi Hayrettin tam uykuya dalacakken yerinden doğruldu; ‘’ Yatmamışam uyağam’’
Gecenin ikisinde çevredeki en az yirmi taht’ta ahalinin bir kısmı uyurken, daha henüz yatmayan Karahübür veya karpuz yiyenler olduğu gibi, Gündüz hanımının yüzüne bakmayıp, tek bir sevgi sözcüğü söylemeyen bıçkın erkeklerden uyumayanlarda vardı. Tercüman gazetesinde okudukları Kel Aliço’nun pişekarının Pehlivan pehlivan Alta düşersen yerinme, üste çıkarsan gerinme,diye meydan okumasını kısık sesle de olsa tekrar ediyorlardı. Paça kasnaktan yapışma, tek dalma, kündeye atma gibi güreş taktiklerini spor olarak algılamayıp, gündüz düşlerinde çeşitli fanteziler hayal edip, gece uygulamakla, tahtı titretmekle meşguldüler.
Bedros’un söylediği ‘’Sizde işizi rehet rehet görürsüz’’ müstehcen duyuru Alipaşa mehlesinde yankılanıp surlardaki dış cepheleri aslan ve çift başlı kartal kabartmaları ile süslü; ikisi de kitabeli Yedikardeş burcunun duvarlarına çarpıp 82 burçtan yankılandı. O gece sabahlara kadar çörek, bayram yemeği gibi hazırlıkların olduğu bayram gecesi olmadığından, o saatte bulgur çekenlerin kuyu paklayanlarda gelmeyeceğine göre, herkes olabilecek işi kolaylıkla tahmin ettiler. Bedros’un ‘’Sizde işizi rehet rehet görürsüz’’ Çevredeki Sitare çevrili en az yirmi Taht’ın dört bir tarafından kahkahalar yükseldi. Çok mutaassıp! olan Terzi Hayrettin pervasızca söylenen cümleye sinirlenmişti.

Görsel: 1904 yılında Diyarbakır. (Fotoğraf: Frere Raphael)
Hemen karşılık geldi ‘’Bedo istisen bi de yarın ispayi (sipahibaşı) pazarında tellal çağır, orda da söyle. Habeş hevalla, yarın kömür ütüsünü başan fırlatmazsam.’’ İrma’da kızdı, seslende; ‘’Hreddin abe (Hayrettin) sahan zehmet içi ateş dolu olsun’’ Sonra Bedrosa döndü; ‘’ Bedo niye bele her şeyi eşkere (açıkça) sölisen, şimdi Remziye Bacımın yüzüne nasıl bahacagam. Senin tensiz (görgüsüz) kocan bizi Alipaşa mehlesine rezil etti demez mi. Bu gece ceza olarah sahan eluce şekeri yoh, yat zıbar’’ dedi. Bedros gece vakti eluce şekeri yerse dişlerinin çürüyeceğini biliyordu. İrma’nın ima ettiği eriklerin kırmızı şekere batırılıp yapılan elmalı şekerlerin daha minik olan bir türü değildi. Alipaşa kadınların çocukların anlamaması için eşlerine cilve yaparken, ‘’Sahan Êlûce şekeri vereyim diye söyledikleri. Göğüs uçlarına verdiği şifreli isimdi.
Silopide Ermeni Varto aşiretinde doğan sonradan Ağa zulmünden Bismile kaçan babasından ilk öğrendiği ana dili olan Kürtçeyle Bedros, irmanın kulağına sihirli kelimeleri fısıldadı. ‘’Ez de pır hezdıkım" (Seni çok seviyorum) dese de biraz gıdıklayıp, İrma’nın gönlünü almaya çalışsa da İrma’dan yüz bulamadı. Vakit de geç oldi diyen İrma arkasını dönüp yattı. Bedros gecenin sessizliğinde ışıl ışıl yıldızlarla dolu bulutsuz gökyüzüne baktı. Bu coşku ateşini İrma’nın dudaklarındaki koyu kırmızı ruj körüklüyordu. Uzun boynunu ve zarif başını okşadı. Ama İrma çoktan uykuya dalmıştı.
Bedros gündüzden evlerinin damında uzun süren cilveleşmelerinin etraftan fazla kulak kabartılmaması için müzikle örtbas etmek için uzun metrajlı 30 metre bir kabloyu dama kadar döşemişti. Kırmızı gece lambası tahtın içine koyarsa karagöz perdesi olacağını biliyordu. Bu yüzden perdenin dışına asmıştı. Pikabı çalıştırmak, tahtın loş aydınlanması epeyi çaba sarf etmişti. O gece için Zeki Müren’in yıldızların altında plağını hazırlamıştı. Nim Sofyan Usûl’unde Kaptanzâde Ali Rızâ Bey bestelediği
‘’Benim gönlüm sarhoştur,
Yıldızların altında,
Sevişmek ah ne hoştur,
Yıldızların altında’’ diye başlayıp, Bûse günah değildir diye biten plak boşuna çalıyordu. Fonda böylesine romantik bir şarkı çalarken boş durmayacaktı. Fakat Bedros o gece cezalıydı sadece şarkıyı dinlemekle yetindi. Geleneksel icraatını yapamadı. Oysa Faytonda ne güzel hayaller kurmuştu..Mezopotamya’ya ait Samanyolu yıldızlarının altında İrma’nın kışkırtıcı kokular saçan çıplak teniyle aynı derecede yanan, İrma’nın çırayla tutuşturup yaktığı kor haline getirdiği kömür ütüsünde itinayla ütülediği misler gibi kokan çarşafı, saatlerce ugraşıp şehvetli duyguların sindiği buruşuk bir bez parçası haline, getirmeyi planlıyordu. Buruşan kirli çarçafı çamaşır sepetinin içine atıp uyumak varken, Bedros gözlerini sanki elini atsa tutacakmış görünen parlak lacivert gökyüzündeki yıldızlara küsmüş, kaşlarını çatmış, dudaklarını büzmüş bir halde görgüsüzlüğünün bedelini Eluce şekersiz, kolları boş yatmakla ödedi.