Günümüz dünyasında hayat öyle hızlı akıyor ki, çoğu zaman nereye yetiştiğimizi bile fark edemiyoruz telaştan. Bir koşuşturmacanın içine kapılmışız, günler birbirine karışıyor. Bir bakmışsın aylar yıllar geçmiş. İşler, sorumluluklar arasına sıkışıyoruz. Bu telaşın içinde fark etmeden hırsın ve yetişme çabasının esiri oluyoruz.

Unutuyoruz empatiyi hiç hatırlamamacasına...Yargılıyoruz her gördüğümüzü yargıçların en bilgiciymişiz gibi. Sosyal medya bu unutuşu daha da keskinleştiriyor kanımca. Sosyal medya illeti ortaya çıktığından beri bir video görmeyeduralım hemen amansızca başlarız saldırmaya . vicdanımızı susturmak için karışıyoruz dijital linçe. Kalabalığın içinde kişi kendini sorumlu hissetmiyor; “Herkes yapıyor, ben de yazsam ne olur?” düşüncesiyle acımasızlaşıyoruz. Empatiyi içimizden söküp atıyoruz.

Belki de bu yüzden, bir günlüğüne başka bir varlık yerinde olmak isterdim . Okul bahçesindeki yaşlı çınarın yerine geçmek isterdim mesela. Sabit durmanın, kök salmanın, kimseyi kırmadan sadece var olmanın ne anlama geldiğini anlamak için.Bir ağaç, kimseyi ayırt etmeden gölge veren bir bilgedir; bazen insan olmanın getirdiği sorumluluk, ancak bir ağacın sakinliğinde hatırlanır.

Thoreau’nun “İnsan neyi ararsa odur,” sözü bu isteğin özünü açıklıyor aslında . Aradığımız şey aceleyse aceleye dönüşürüz; hırsı arıyorsak hırsın kendisi oluruz. Oysa empatiyi ararsak, bir başkasının kalbine temas eden o ince titreşimi duymaya başlarız. Tolstoy’un dediği gibi, insanın iyiliği “başka bir canlının acısını kendi acısı gibi hissedebildiği” yerde büyür. Empati, insanın kendini başkasının yerine koyması değildir sadece; kendi kabuğunu çatlatmasıdır. Dünyayı yalnızca kendi pencerenden değil, başkalarının karanlıklarından da görebilmektir.

Sabah ilk ışık kabuğuma değdiğinde başlardı günüm. Toprağın rutubeti, uyanışın ağırlığını taşırdı. İnsan, sabrı genelde beklemek sanır ama sabır, sadece zaman geçirmek değildir. Sabır; kendine, başkalarına, hayata yer açmaktır. Bir ağacın sabrında, “olması gerektiği hızda olma” bilgeliği gizlidir. İnsan ise çoğu zaman hemen olsun ister: Hemen affedilsin, hemen unutulsun, hemen değişsin… Oysa sabır, aceleye direnen en güçlü iyiliktir.

Sonra çocukların ayak seslerini duyardım toprağımda. Sırtlarında ağır çantalar, yüzlerinde büyüdükçe kaybolan bir masumiyet… Onları izlerken empati, artık soyut bir kavram olmaktan çıkardı. Bir ağaç, insanın içindeki en eski duyguyu fısıldar: “Başkasının yükünü gör. Çünkü herkes bir şey taşır.” Kimisi çantasının ağırlığını, kimisi ailesinin sessiz bir acısını, kimisi de kendi içindeki görünmez fırtınayı…

Teneffüste bahçe canlandığında, yüzlerce hayatın ortasında duran sessiz bir tanık olurdum. Bir çocuk kötü not aldığında sırtını bana yaslardı. O an empati, köklerimden gövdeme yükselirdi. Ben onun üzüntüsünü değiştiremezdim ama onunla birlikte durabilirdim. Bazen en büyük teselli, acıyı paylaşmak değil, acının yanında kalmaktır. Empati en çok burada büyür: “Senin yanında sessizce duruyorum” diyebilme cesaretinde.

Öğle sıcağında gölgem arkadaşlıkların, sırların, hayallerin durağı olurdu. Biri şarkıcı olmak isterdi, diğeri mühendis… Onların umutlarında sabır saklıydı. Çünkü hayal dediğin, hemen gerçekleşmez. Ağaç olmanın öğrettiği en kadim gerçek şudur: Beklemek, hayalin sesi kesilince bile onu içten içe büyütmektir.

Akşam olduğunda yalnızlığın ayak sesleri yaklaşırdı. Ama bu insanın hissettiği, içinizi kemiren cinsten bir yalnızlık değil. İnsanlar, yalnızlığı hep kötü zanneder, hatta ürperirler ondan. İnsan neden korkar ki yalnızlıktan? Derin, dingin, dolu bir yalnızlıktan. Oysa böyle bir yalnızlık, insana hem sığınak olur hem de ayna. Kendi içinin sessizliğinde, kimsenin veremediği bir huzur büyür yavaşça. Ve insan, sabrın da en çok bu sessizlikte yeşerdiğini anlar. Sabrederek beklemek...Köklerimle toprağın derinliklerinden gelen bir gücü, bir aidiyeti hissederek beklemek. Çağımız insanının unuttuğu en kadim duygudur: Bekleyebilmek, sabredebilmek. Hemen olmamasına, geri dönmemesine, çiçek açmamasına rağmen, sadece orada olmak. Hareket etmeden durmanın, konuşmadan dinlemenin, sahip olmadan barındırmanın ne demek olduğunu hatırlamak için. Çünkü en büyük yolculuk, hiç kıpırdamadan yapılandır. Ve en büyük devrim zihinlerde yapılandır. En derin anlayış, sadece izleyerek öğrenilendir belki de. Okul bahçesindeki o çınar, bunu bana, yapraklarının hışırtısıyla fısıldardı.