Diyarbakır... Tarih boyunca nice medeniyete ev sahipliği yapmış bu kadim şehir, şimdi tozlu arşivlerin içinden yükselen sessiz bir çağrıyla yeniden gündemde.
Adının kökeni, geçmişteki kimliği ve unutulmuş bir mabedin izleriyle başka bir Diyarbakır anlatısı çıkıyor karşımıza. Ve bu kez anlatının merkezinde bir kadınlar var.
Şehrin Urfa Kapısı civarında bir zamanlar tüm haşmetiyle yükselen ve “Bakirelerin yeri” anlamına gelen “Diyaru’l‑bakire” adıyla anılan ve günümüzde izi dahi kalmayan Rum kilisesi, sadece bir ibadethane değil; kentin kimliğini şekillendirmiş sembolik bir yapı.
“Diyaru’l‑bakire” kilisesi, zamanla halkın dilinde “Diyar-ı Bekir”e dönüştü, Cumhuriyet’le birlikte de resmen “Diyarbekir” olarak kayıtlara geçti. 1937 yılında da Diyarbakır adını aldı.
Yani Diyarbakır’ın ismini bir kadın mabedine, bakirelerin ibadet yeriyle aldığı iddiası bugün arşiv belgeleriyle yeniden ortaya çıkıyor.
İstanbul, Şam ve Kahire arşivlerinden derlenen belgelerde, 1770’lerden itibaren adı geçen bu kilise; kimi belgelerde dini törenlerin merkezi, kimi zaman avlulu bir külliye, bazen de harabeye dönüşmüş bir yıkıntı olarak karşımıza çıkıyor.
1830’larda resmi kayıtlara, “bakireler bölgesi” olarak geçmiş, 1910’larda depremle yıkılmaya yüz tutmuş. Ancak izleri kaybolmamış: haritalarda hâlâ yaşıyor.
Bugün Urfa Kapısı çevresinde doğrudan “Beni Meryem” diye işaretlenmiş bir kalıntı bulunmasa da, harita verileri ve temel taşların yerleri bu kutsal yapının hâlâ toprağın altında var olduğunu düşündürüyor.
Ve belki de en çarpıcısı: Bu yapının varlığı, Diyarbakır’ın kadınlar üzerinden tanımlanan manevi hafızasının derinliğine işaret ediyor.
Belediyeler, Kültür Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları, bu hikâyeyi yalnızca yeniden keşfetmekle kalmamalı; onu görünür, anlaşılır ve korunur kılmalı.
Seminerler, akademik çalışmalar, yaya rotaları ve kültürel projelerle bu miras canlandırılabilir.