Ahmet Hamdi Tanpınar, 1951 yılında yayımlanan Beş Şehir eserinde Diyarbakır’ı anlatırken; “Sessiz taşlara sinmiş ruhlar”dan ve o meşhur “Diyarbakır Beyefendisi”nden bahsetmişti.
Peki, aradan geçen 74 yılda o ruh surların dışına mı çıktı, yoksa modern binaların cam cephelerinde kendine yeni bir yer mi buldu?
Tanpınar’ın çocukluk yıllarında (1900’lerin başı) babası Hüseyin Fikri Efendi ile Ergani Maden’nde soluduğu o sert ama mağrur hava, bugün modern Diyarbakır’ın geniş bulvarlarında hala hissediliyor.
Ancak bir farkla: O günün "içine kapalı kalesi", bugün dünyaya eklemlenmiş bir ''kültür ve spor metropolü''ne dönüştü.
Bir an için 1900’lerin başına dönelim... Küçük Ahmet Hamdi, babasının memuriyeti nedeniyle Ergani’nin o sarp ve maden kokulu yamaçlarında yürüyor.
Henüz "Beş Şehir" yazılmamış, "Huzur" kurgulanmamış...
Ancak yazarın belleğine ilk kazınan şey; bölge insanının azmi ve o coğrafyanın taşları kadar dik duruşu oluyor.
Tanpınar yıllar sonra o günleri anarken, Diyarbakır’ın sadece bir coğrafya değil, insanı eğiten bir ''mektep'' olduğunu hissettirir.
Bugün Diyarbakır’a baktığımızda, Tanpınar’ın o ''sessiz taşlar'' dediği surların artık bir sınır değil, bir başlangıç noktası.
Şehir; UNESCO Dünya Mirası listesindeki surlarını, Türkiye'nin en modern stadyumlarından biriyle selamlıyor.
Amedspor’un ya da Diyarbekirspor’un tribünlerinde yankılanan o güçlü ses, aslında Tanpınar’ın bahsettiği o "bazalt taşının direnci"nin modern bir tezahürüdür.
Bugünün gençleri, festivallerde sanatla buluşurken veya ulusal müsabakalarda centilmence ter dökerken; o meşhur "Diyarbakır Beyefendisi" kimliğini 21. yüzyılın dinamizmiyle yeniden yorumluyorlar.
Tanpınar yaşasaydı, muhtemelen bugün "Diyarbakır Beyefendisi" tanımını sadece bir nezaket sıfatı olarak değil; modern dünyada duruşunu bozmadan var olabilen bir "etik marka" olarak güncellerdi.
Tanpınar’ın 1951’de vurguladığı o "mizaç", bugün dijital çağın hızıyla çarpışıyor. Ancak Diyarbakır’ın sırrı tam da burada:
Şehir, ne kadar modernleşirse modernleşsin, o bazalt taşının (siyah taşın) sertliğini karakterinde bir koruyucu kalkan gibi taşımaya devam ediyor.
Tanpınar, 23 Haziran 1901’de İstanbul’da doğmuş bir dünya vatandaşıydı ama kalbinin bir köşesini hep Diyarbakır’ın o ağırbaşlı iklimine bırakmıştı.
Bugünün Diyarbakır’ı, Tanpınar’ın hayalindeki o "estetik bütünlüğü" koruyabiliyor mu?
Belki de en can alıcı soru şudur: Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan; binlerce yıldır ayakta duran o heybetli surlar mıdır, yoksa o surların içinde Tanpınar’ın görüp hayran kaldığı o sarsılmaz insan ruhu mu?