Diyarbakır… Taşlarında çağlar boyunca saklanan sırlar, surlarında yankılanan efsanelerle yaşayan bir şehir. Bu topraklar yalnızca medeniyetin beşiği değil, aynı zamanda insanlık onurunun da tanığıdır.

Bugün size, belki bir yerlerde kulağınıza çalınmış ama anlamı yüreğinize henüz ulaşmamış bir sözün hikâyesini anlatmak istiyorum:

“Şêr şêre, çi jine, çi mêre.”
Yani: Aslan aslandır; ne kadındır, ne erkektir.
İşte bu cümle, binlerce yıllık ataerkil kalıpların duvarına saplanmış bir hançer gibi duruyor. Ve onun ardında, zamana meydan okuyan bir destan yatıyor.

Bir Prensesin Hikâyesi
Vaktiyle Diyarbakır’ın Eğil ilçesinde hüküm süren bir kral varmış. Halkı tarafından saygıyla anılan bu kralın, güzelliği dillerden düşmeyen bir kızı varmış. Ne var ki bu genç kadın yalnızca yüzüyle değil, zekâsı, iradesi ve onuruyla da efsaneleşmiş.
Derken doğudan, fetih üzerine fetih yapan başka bir kral çıkagelmiş. Ordusu büyümüş, hükmü genişlemiş. Urfa’ya dayandığında, Diyarbakır prensesinin güzelliğini duymuş. Görmeden vurulmuş, aklını da kalbini de kaybetmiş.
Ama bu aşk, basit bir evlilik teklifinden ibaret değilmiş. Kral, elçisini gönderip şöyle yazmış: “On bin askerimle Diyarbakır’ı almaya geliyorum. Ama savaşmak istemem. Kızınızı verirseniz, kan dökmeden akraba oluruz.”

Bu satırlar, bir tehditti. Diyarbakır kralı öfkelenmiş ama kızı, bu mektubu öğrenince babasına meydan okumuş. "Belki ben tanımak isterim o kralı,” demiş. Ve buluşma ayarlanmış: Yer Siverek.
Aşkın ve Onurun Kesiştiği Nokta
Kral, daha prensesi görmeden delice âşıkmış. Ama prensesin bakışı, bu tutkunun üstündeymiş. Güzelliğinin ötesinde bir şey varmış onda: Akıl, denge, duruş.

Kral, “Ne istersen veririm,” demiş.
Prenses ise tarihe geçecek şu yanıtı vermiş: “Bedenimi zorla alabilirsin. Ama yüreğimi asla. Onu kazanmak istiyorsan, bir sınavdan geçmelisin.”
Ve kalbini emanet ettiği kişiyi açıklamış: Babasının komutanı. Ardından şu şartı koymuş: “Eğer onu düelloda yenersen, benimsin. Ama yenilirsen, askerlerin çekilecek.”

Kral, aşkın körlüğüyle kabul etmiş.
Ve Aslan Sahneye Çıkar
Meydan kurulmuş. On bin kişilik Urfa ordusu ile iki bin kişilik Diyarbakır askerleri nefesini tutmuş. Ortada, toz duman içinde iki figür. Miğferlerini takan iki savaşçı karşı karşıya gelmiş. Kılıçlar saatlerce konuşmuş, şimşekler çakar gibi çarpışmış.

Ve sonunda, Diyarbakır’ın savaşçısı tek hamlede kralın kellesini uçurmuş.
Urfa askerleri galibin yüzünü görmek istemiş. Miğfer yavaşça çıkmış… Ve savaş meydanında buz gibi bir sessizlik donmuş. Karşılarında, o dillere destan prenses duruyormuş.

Bir Kadının Kükremesi
Bu sadece bir düello zaferi değildi. Bu, çağlara hükmeden bir mesajdı: Cesaretin cinsiyeti yoktur.
Bir kadın, yalnızca aşkını değil, halkını, onurunu ve kimliğini de korumuştu. Urfa askerleri başlarını eğerek liderlerinin bedenini alıp geri çekilmişler.
Ve halk, o gün, o kadın için şu cümleyi dile getirmiş:
“Şêr şêre, çi jine, çi mêre.”
Aslan aslandır; ne kadındır ne erkektir.
Bugüne Fısıldayan Bir Destan
Bu bir masal değil. Bu bir isyandır. Kadını ikinci planda gören anlayışa karşı bir ayaklanma. Onuru, sevgiyi, gücü bir bedenin değil, bir yüreğin taşıdığını anlatan bir haykırış.

Bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde kadınlar kendilerini ispat etmek, anlatmak, mücadele etmek zorunda kalıyor. Ama belki de bu hikâyeyi hatırlamakta fayda var:
Aslanı aslan yapan, yeleleri değil yüreğidir.
Gücü tanımlayan, sesin tonu değil, sözün ağırlığıdır.
Ve kahramanlık, yalnızca kılıç sallamak değil; akılla, sevdayla, onurla durabilmektir.
Unutmayın… Gerçek gücün sesi yüksek değildir. Ama yankısı çağlar boyu sürer.