Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde hayata geçirilmek istenen Güneş Enerjisi Santrali (GES) projesine tepkiler devam ederken, eski başkan Abdullah Akengin, tepkilerini yazdığı kamele le dile getirdi. İlçenin eski belediye başkanı olan ve aynı zamanda
Uluslararası ilişkiler ve diplomasi aktivisti olan Akengin’in yazısı şöyle;

Dicle’nin Feryadı
Yeşil Enerji Adı Altında Toprağın ve Yaşamın Sessiz Çığlığı
Dicle: Yaşam Mücadelesinin Adı
Dicle bugün yalnızca bir ilçenin adı değildir. Dicle, toprağın, suyun, ağacın ve insanın aynı anda verdiği yaşam mücadelesinin adıdır.
Yeşil Dönüşümün Karanlık Yüzü
Bir yanda “yenilenebilir enerji”, “yeşil dönüşüm” ve “sürdürülebilir kalkınma” söylemleri yükselirken, diğer yanda binlerce yıldır insanı doyuran bereketli topraklar, doğal yaşam alanları ve köylünün geçim kaynağı olan araziler büyük bir dönüşümün eşiğine sürüklenmektedir. OYAK bünyesindeki İsdemir tarafından Dicle’de hayata geçirilmek istenen Güneş Enerjisi Santrali (GES) projesi, resmi söylemlerde geleceğe yatırım olarak sunulsa da bölge halkının önemli bir kısmı açısından toprağın, doğanın ve yaşamın geri dönülmez şekilde zarar göreceği endişesini taşımaktadır.
İtirazımız Üretim Biçimine
Enerji üretimine karşı değiliz. İtirazımız, enerjinin üretim biçiminedir. Çünkü hiçbir enerji politikası insanı ve doğayı yok sayarak meşrulaştırılamaz. Eğer bir proje toprağı üretimden koparıyor, meraları daraltıyor, doğal yaşamı baskı altına alıyor ve insanların geleceğine dair kaygıları büyütüyorsa, durup yeniden düşünmek zorundayız. Bugün Dicle’de yaşanan tam da budur.
Toprak Mirasımız, Geleceğimizdir
Bu topraklar yalnızca haritalarda görülen parseller değildir. Her karışında Dapir ve Bawkal’lerimizin (nenelerimiz ve dedelerimiz)alın teri vardır. Her ağacında bir çocuğun hikayesi, her taşında geleceğe dair umut saklıdır. O topraklar atalarımızın mirası, çocuklarımızın geleceğidir. Şimdi ise insanlar, yıllardır ekip biçtikleri arazilerin çevresinde yükselen iş makinelerini endişeyle izlemektedirler.
Yeşil Enerjideki Çelişki
Yeşil enerji söylemi, doğaya rağmen kurulamaz. Bir yandan karbon salımını azaltmayı hedeflediğinizi söylerken, diğer yandan doğal yaşam alanlarını daraltıyor, ekosistemi değiştiriyor ve insanların yaşam alanlarını baskı altına alıyorsanız, burada ciddi bir çelişki vardır. Gerçek sürdürülebilirlik yalnızca enerji üretmek değildir. Gerçek sürdürülebilirlik; toprağı korumak, suyu korumak, ağacı korumak ve insanı korumaktır. Bunlardan biri eksikse geriye yalnızca ekonomik hesaplar kalır.
Bir Çevre Meselesinden Öte
Bugün Dicle’de yükselen itiraz yalnızca bir çevre meselesi değildir. Aynı zamanda sosyal adaletin, yaşam hakkının ve ortak geleceğimizin savunusu dur. Toprağını kaybetme korkusu yaşayan bir köylünün feryadı, aslında hepimizin geleceğine yöneltilmiş bir uyarıdır. Bir ülkenin kalkınması megavatlarla ölçülemez. Demokratik ve komünal kalkınma; insanın toprağında kalabilmesi, çiftçinin üretmeye devam edebilmesi, çocukların temiz suya ulaşabilmesi ve doğanın gelecek kuşaklara sağlıklı şekilde bırakılabilmesiyle anlam kazanır.
Emanetimizi Koruma Sorumluluğu
Bu topraklar yalnızca bugünün değil, yarının da emanetidir. Çocuklarımızın göreceği ilk ağaç, içeceği ilk su ve üzerinde yaşayacağı ilk toprak, bizim bugün vereceğimiz mücadeleye bağlıdır. Bu nedenle Dicle’nin yükselttiği ses öfkenin değil, yaşamı savunmanın sesidir. Bu itiraz enerjiye değil, insanı ve toprağı ikinci plana iten politikalara yöneliktir. Çünkü hiçbir yatırım insanın yaşam hakkından, hiçbir ekonomik kazanç toprağın bereketinden daha değerli değildir. Ve hiçbir “yeşil dönüşüm” söylemi, eğer arkasında doğanın ve insanın kaybını bırakıyorsa, vicdanlarda gerçek anlamda yeşil değildir. Demokratik Komünal Anlayış:
Gerçek Kalkınmanın Yolu
Bugün Dicle’de yükselen itiraz, yalnızca bir çevre meselesi değil; aynı zamanda demokratik komünal kalkınma modelinin somut ve kararlı bir savunusu haline gelmiştir. Demokratik komünal anlayış, toprağı, suyu, ormanı, emeği ve doğayı ortak miras olarak kabul eder. Bu miras, hiçbir sermaye grubunun (OYAK-İsdemir gibi), hiçbir bankanın, uluslararası finans kuruluşunun veya merkezi iktidarın tekeline bırakılamaz. Toprak ve su, özel mülkiyetin ya da kâr odaklı mega projelerin yağmalanacağı bir meta değildir; halkın ortak emanetidir.
Demokratik komünal modelde kalkınma, tepeden inme kararlarla, “megavat” hesaplarıyla veya “yeşil dönüşüm” söylemleriyle dayatılamaz. Kalkınma, halkın doğrudan katılımıyla, köy ve mahalle meclisleri, komünler ve demokratik konfederal yapılar üzerinden şekillenir. Kararlar, şu temel sorulara göre alınır:
• Bu proje, köylünün toprağında kalmasını, çiftçinin üretmeye devam etmesini sağlayacak mı?
• Çocuklarımıza temiz su, bereketli toprak ve yaşanabilir bir ekosistem miras bırakacak mı?
• Yerel ekonomi, küçük üreticilik, hayvancılık ve komünal dayanışma güçlenecek mi, yoksa yok mu olacak?
• Halkın iradesi ve rızası var mı, yoksa biçimsel ÇED toplantılarıyla yok sayılıyor mu?
Dicle’deki GES projesi ise tam tersini temsil ediyor. Merkeziyetçi, sermaye merkezli ve halkı dışlayan bir yaklaşımdır. OYAK-İsdemir’in öncülüğündeki proje, yerli ve uluslararası bankalar ile finans kuruluşlarının kredi ve yatırım destekleriyle finanse edilerek ilerletilmektedir. Bu finansörler, “sürdürülebilir kalkınma” ve “yeşil enerji” etiketleri altında doğa talanına ortak olmakta, kârı ön planda tutarak yerel halkın itirazlarını görmezden gelmektedir. Halkın itirazları, yerel yönetimlerin,mahalle muhtarlarının, köylülerin, baroların ve demokratik kurumların sesi yok sayılmakta; proje, tel örgülerle çevrilmiş binlerce dönüm araziyi, meraları ve tarım topraklarını halkın elinden koparırken, “kamu yararı” ve “yenilenebilir enerji” maskesiyle sunulmaktadır. Bu, devletçi-kapitalist kalkınma modelinin ta kendisidir: Doğa talan edilir, insan yerinden edilir, kâr birkaç büyük holdingin ve uluslararası finans aktörlerinin ve bir kaç işbirlikçinin cebine akar.
Oysa demokratik komünal anlayış şunu söyler: Gerçek kalkınma, insanın doğadan koparılması değil, doğayla uyumlu bir arada yaşamasından geçer. Bu modelde enerji ihtiyacı da karşılanır; ama çatılara, atıl arazilere, eski maden sahalarına kurularak, verimli tarım toprakları ve meralar feda edilmeden. Kararlar halk meclislerinde alınır, projeler şeffaf ve katılımcı süreçlerle şekillenir, kadınlar, gençler ve tüm kesimler söz sahibidir. Ekonomi kooperatiflere, öz yeterliliğe ve komünal dayanışmaya dayanır; öz savunma ve siyasi ekoloji ilkeleriyle korunur. Dicle’nin feryadı, işte bu anlayışın sesidir. “GES istemiyoruz” diyen köylülerin, kadınların, gençlerin ve demokratik güçlerin bir araya geldiği o basın açıklamalarında, o mahkeme keşiflerinde
dile gelen tam da budur: Bizim geleceğimiz, sizin megavatlarınızda değil; toprağımızda, suyumuzda, komünal irademizdedir.
Dicle’nin Feryadı Duyulmalıdır
Dicle’nin feryadı duyulmalıdır. Çünkü bir gün susan yalnızca ağaçlar olmayacak; susan, toprağın kendisi olacaktır.
Demokratik komünal alanlarımız geleceğimizdir. Bu topraklar üzerinde yaşayan halk olarak, emanetimize sahip çıkmak boynumuzun borcudur. Ne OYAK-İsdemir’in, ne yerli ve uluslararası bankaların, ne de hiçbir büyük sermaye gücünün binlerce yıllık yaşamı, Dapir ve Bawkal’lerimizin alın terini, çocuklarımızın umudunu yok etmesine izin vermeyeceğiz. Geleceğimizi yok etmelerine izin vermeyeceğiz! Toprağımıza, suyumuza, komünal irademize sahip çıkalım. Demokratik, ekolojik ve özgür bir yaşamı Dicle’de ve her yerde inşa edelim.
Abdullah Akengin
Uluslararası ilişkiler ve Diplomasi aktivisti




