Tarihi belgelerde yer alan bilgilere göre, tarih boyunca büyük kıtlıkların yaşandığı Diyarbakır ve çevresinde halk, yaşam mücadelesi verirken doğanın sunduğu en sert kaynaklardan bile faydalanmak zorunda kaldı.
Meşe palamudu, bu dönemde sadece doğada bulunan bir tohum değil, aynı zamanda karın doyurmak için kullanılan hayati bir besin haline geldi.
"Ballût" adı verilen bu özel ekmek, açlığın ve yokluğun simgelerinden biri olarak hafızalara kazındı.
PALAMUT EKMEĞİNİN TARİHİ KÖKLERİ
Meşe palamudundan ekmek yapımı yalnızca Diyarbakır’a özgü değil; 18. ve 19. yüzyıl Avrupa’sında da benzer örneklerine rastlandığı belirtiliyor.
Ancak bu tür ekmeğin Anadolu, Suriye ve Mezopotamya gibi bölgelerde çok daha eski tarihlerden beri bilindiği ifade ediliyor.
Ballût ekmeği, özellikle buğdayın bulunmadığı dönemlerde halkın temel besin kaynağı haline gelmiş.
KORKUNÇ KITLIKTAKİ TEK ÇARE; BALLÛT EKMEĞİ
Alman seyyah ve oryantalist Eduard Sachau, 1880 yılında Sincar Dağları'ndan geçerken halkın un bulamadığı için meşe palamudunu kaynatıp öğüttüğünü, ardından da ekmek yaptığını notlarına geçiriyor.
Sachau, “Palamutlar önce suda kaynatılıyor, kabukları soyuluyor, ezilerek una dönüştürülüyor. Sonra bu unla normal ekmek gibi pişiriliyor” diyor.
Arapça’da bu ekmeğe “khûbez ballût” (meşe palamudu ekmeği) adı veriliyor.
Kısa sürede çevre halkları tarafından da tanınan bu ekmek, özellikle kırsal kesimlerde yaygın olarak tüketilmiş.
AÇLIĞIN EKMEĞİNE TANIKLIK EDEN KONSOL
1879 yılında bölgeyi ziyaret eden İngiltere’nin Kürdistan Konsolosu Trotter da benzer gözlemlerde bulunuyor.
Midyat’ın harap köylerinde dolaşan Trotter, halkın meşe palamudundan yaptığı ekmekle beslendiğini ve bu ekmekten kendisine de ikram edildiğini belirtiyor.
Ancak Trotter, ballût ekmeğini “tatsız ve düşük besleyici” olarak tanımlıyor.
Yine de bu ekmek, açlıkla mücadele eden binlerce insanın hayatını kurtarmıştı.
HAFIZALARDAN SİLİNMEYEN BİR YOKLUK SEMBOLÜ
Ballût ekmeği, lezzetiyle değil, ama taşıdığı anlamla hafızalarda kaldı.
Yokluğun, kıtlığın ve doğayla uyumlu yaşamanın sembolü haline gelen bu ekmek, bugün yeniden araştırmalara konu oluyor.
Diyarbakır’ın tarihî hafızasında yer alan bu ekmek türü, geçmişin zorluklarını anlamak ve doğayla kurulan ilişkiyi görmek açısından önemli bir örnek sunuyor.




