Tarihi arşiv belgelerine göre, IV. yüzyılda Süryaniler için İskenderiye, Antakya, Kudüs ve Urfa inancın parlayan merkezleri olarak yer alıyor.

Bizans İmparatorluğunun, tek bir imparatorluk, tek bir inanç ve tek bir merkez vizyonuyla hareket ettiği ve bu nedenle Antakya Kilisesi Süryani liderlerinin bu tektipleştirmeye karşı büyük bir direniş başlattığı belirtiliyor.

Siyasi baskı ve sürgün kararlarının kapıya dayanmasıyla güvenli bir sığınağın yollarının arandığı ifade ediliyor.

NEDEN DİYARBAKIR

Bizans sarayının ve askerlerinin baskısı altındaki Antakya’dan ayrılmak zorunda kalan Süryani liderliği için ilk durağın Malatya (Melitene) olduğu, ancak bu bölgenin, Bizans’ın askeri gölgesinden tamamen uzaklaşmak için yeterince güvenli olmadığı kaydedilerek, Süryani Patrikhanesi'ni Diyarbakır’ın (Amida) kapısına getirdiği anlatılıyor.

Diyarbakır'ın, sadece askeri bir kale değil; İpek Yolu’nun kesişim noktasında, farklı kültürlerin, dillerin ve büyük imparatorlukların dengede durduğu kozmopolit bir ''güvenli liman'' olduğu ifade ediliyor.

Süryanilerin, dini otoritelerini bu korunaklı kente taşıyarak inanç merkezlerini bir nevi uluslararası diplomatik korumaya aldıkları kaydediliyor.

Tarihsel belgeler ve antik kronikler, Süryani Patrikhanesi'nin Diyarbakır’a gelişinin bölgedeki jeopolitik dengeleri altüst ettiğini gösterir.

Dönemin Bizans kaynakları bu kaçışı ve taşınmayı bir ''"başkaldırı'' ve ''otorite reddi'' olarak nitelendirirken; Doğu kaynakları, Diyarbakır’daki Meryem Ana Kilisesi'nin o dönemde adeta bağımsız bir elçilik gibi çalıştığını aktarır.

Yapımı III. yüzyıla kadar uzanan bu kadim kilisenin, Bizans tebaası olan ancak imparatorun dini diktasına boyun eğmeyen milyonlarca Doğu Hıristiyanı için alternatif bir yönetim ve çekim merkezine dönüştüğü ifade ediliyor.

Kaynak: Mehmet Şimşek