Diyarbakır 19. yüzyılda, Kafkasya’dan gelen göçmenlerle büyük bir dönüşüm sürecine girdi.
Salnameler ve tarihî kaynaklara göre, özellikle Çerkes ve Çeçen nüfusunun göçüyle birlikte şehrin sosyal ve ekonomik dengesi altüst oldu.
Kafkasya’daki direnişin sembol ismi Şeyh Şamil’in Rusya’ya karşı mücadelesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, bölgedeki Müslüman toplulukların göç etmeye zorlandığı kaydediliyor.
Bu toplulukların önemli bir kısmı Osmanlı topraklarına yönelirken, Diyarbakır da bu göç dalgasının önemli merkezlerinden biri oldu.
OSMANLI STRATEJİSİ BAŞARISIZ OLDU
Osmanlı Devleti'nin, Kırım ve Kafkasya’dan gelen göçmenleri Diyarbakır’ın güneyindeki verimli topraklara yerleştirerek, bu bölgeyi Arap aşiretlerinin saldırılarına karşı bir güvenlik hattı olarak kullanmayı planladığı ifade edilerek, ancak bu stratejinin, öngörüldüğü gibi işlemediği kaydediliyor.
Göçmenlerin yeni yaşam alanlarına adaptasyon sürecinin sancılı geçtiği belirtilerek, bölgede zaten var olan sosyal yapının üzerine binen bu yeni demografik yapının, çatışmalara ve düzenin bozulmasına neden olduğu anlatılıyor.
EKONOMİK VE TOPLUMSAL DÜZEN SARSILDI
Göç dalgasının ardından Diyarbakır’daki toplumsal uyumun bozulduğu, yerel halk ile yeni göçmenler arasında yaşanan gerilimlerin, şehrin iç yapısını doğrudan etkilediği kaydedilerek, aynı zamanda, üretim ve tarımsal faaliyetlerdeki aksamanın da ekonomik çöküşü beraberinde getirdiği ifade ediliyor.
Dönemin tanıklarından biri olan ve kayıtlarda ''İngiltere Kürdistan Konsolosu'' olarak geçen Taylor'un, kaleme aldığı raporlarında bu sürecin etkileri şu ifadelerle anlatılıyor:
“Bu göçmen yerleşimi, Diyarbakır’ın sosyo-ekonomik yapısında tam bir felaket yarattı. Bölgedeki düzen ve güvenlik, bu göçlerin ardından önemli ölçüde sarsıldı ve bu durumun etkileri uzun yıllar boyunca hissedildi.''
GÖÇMEN POLİTİKALARININ BEDELİ
Tarihçiler, göçmenlerin zorunlu iskan politikalarının yerel halkla olan uyumsuzluğunu, dönemin Osmanlı yönetiminin uzun vadeli plan eksikliğine bağlıyor.
Diyarbakır özelinde yaşanan bu örneğin, göç yönetiminin sadece nüfus yerleştirme değil, aynı zamanda toplumsal bütünleşme politikalarıyla desteklenmesi gerektiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.