Sur’un daracık küçelerinde yankılanan ayak sesleri, aslında bir telaşın değil, bir ritüelin habercisiydi.
Eskiden Diyarbakır’da mutfağın kalbi fırınlarda atardı. Evlerin bereketli elleriyle, koca teknelerde yoğrulan hamurlar örtülere sarılır; pişmek üzere mahalle fırınlarına emanet edilirdi.
Fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde tüten tırnaklı ekmekler ve çörekler o geniş leğenlere ya da tepsilere dizilir; başın üzerine yerleştirilen bir bez desteği yardımıyla eve taşınırdı. O ekmeği düşürmeden dar sokaklardan geçirmek, her Diyarbakırlı çocuğun rüştünü ispat etme biçimiydi.

Fotoğraf: Av. Halit Ötük
Arşiv bilgilerine göre, Diyarbakır fırınları sadece ekmek pişirmezdi. Mahalleli; patlıcan dizmesini, biberini ve hatta bayram çöreğini fırıncının o köz ateşiyle buluştururdu. Fırıncıyla kurulan bağ, bir ticaretten ziyade akrabalık gibiydi.
Hamur evden gelir, emek fırından çıkar, koku ise tüm sokağa yayılırdı.
Bugün fırınların önünde o eski hamur tepsilerini daha az görsek de, bu siyah-beyaz fotoğraf bize bir gerçeği hatırlatıyor: Diyarbakır’da ekmek sadece karın doyurmak değil, baş üstünde taşınacak kadar kutsal bir emektir.




