“Duyguların görünmez ipliğiyle örülmüş” ruhumuzun en derinlerinden dökülen acıyı bala dönüştüren türküleri, kadınların ve erkeklerin birbirine kenetlenmiş, çeşitli tonlardaki seslerinden dinledik.
Her bir eser, bize hayatı; sözlere ve notalara dökülmüş haliyle, en zarif, en çıplak gerçeğiyle anlattı. Bambaşka diyarlardan, bambaşka zamanlardan gelen o sözler, sesler ve tınılar, bizi kendi içimizde saklı duran diyarlara ve zamanlara götürdü. Hani ne yaparsak yapalım içimizde giderek büyüyen o dipsiz boşluğu, kendi kadim bilgeliğiyle doldurup zamansızlığa doğru yürümeye devam ettiler.
“Anadolu & Mezopotamya Ezgileri” başlığı altında hazırlanan program, tam da Amida’nın, Amed’in, Tigranagerd’in, Diyar-ı Bekir’in o kadim, katman katman adına yaraşır bir zenginlikte, bir bereketle geçti.
Çok dilli, çok kültürlü, çok sesli bir çiçek bahçesi açtı önümüzde. Her bir çiçeği ayrı bir medeniyetin, ayrı bir dilin, ayrı bir hafızanın rengiyle parıldıyordu. Sanki Mezopotamya’nın bereketli toprağından fışkıran bir nehir gibi aktı sahne. Dicle’nin, Fırat’ın, Karacadağ’ın ve Amida surlarının ezgilerini aynı anda taşıyarak.
Koronun üyeleri öğretmen, akademisyen, mühendis, doktor, avukat, iş insanı ve üniversite öğrencisi gibi farklı mesleklerden, farklı hayat hikâyelerinden gelen gönüllü ruhlar. Her biri, haftada en az iki gününü, Şef Gurbet Ok’un usta ellerinde, sabırla, sevgiyle provaya ayırıyor. Müzik tutkusuyla bir araya gelmiş, amatör ruhun en saf, en berrak haliyle dolu bir topluluk. Onlar sahneye sadece sesleriyle değil, Diyarbakır’ın kendi evlatlarının sıcaklığıyla, emekleriyle, ısrarlarıyla çıktılar. Profesyonel bir koro değil, bir medeniyetler korosu olarak adlarının hakkını veren.
Elbette benim için, naçizane, zulme uğramış bir dille –Kürtçe’yle– yazmayı inatla, sevgiyle, dirençle sürdüren biri olarak, programda “Ay Delal”, “Fadîkê” ve “Zembîlfiroş”a ayrılan yer ayrı bir güzellik, ayrı bir onur, ayrı bir teselliydi. Diyarbakır gibi Kürt kültürünün kalbi sayılan, dengbêjlerin nefesiyle yıllarca beslenen bu kadim şehirde yükselen bu sesler, oldukça güçlü ve bir o kadar anlamlı bir mesajdı.
Zulme rağmen dimdik ayakta kalan bir dilin, amatör seslerde böylesine gururla, böylesine özgürce yükselmesi geleceğe uzanan en güzel umut notası olarak kaydedildi.
Konser sadece Kürtçe’yle Zazakî ve Kurmancîyle kalmadı. Ermenice “Zepur Gi Tarnam – Meltem Olurum” parçasıyla da hem zarif, tutkulu bir aşk şarkısının melodisini bize ulaştırdı hem de Diyarbakır’ın kadim Ermeni varlığına derin bir saygı duruşunda bulundu. Geçmişin acılarını anarak, ortak bir miras için ortak bir duygudaşlığa kapı araladı.
Tüm bunlarla birlikte, "Kerimoğlu Zeybeği, Ey Şahin Bakışlım, Söz Olmasaydı, Bir Anadan Dünyaya Gelen Yolcu, Sendeki Kaşlar Bende De Olaydı, Rüya Gibi" Türkçe eserler… "Sabiha" gibi Süryanice, "Şelebiya" gibi Arapça, "Ha Leyli" gibi Farsça tınılar… "Dağlarda Duman Güzel"dir gibi Azerice bir türküyle birlikte düşünüldüğünde, Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun çok katmanlı dokusunu en güzel haliyle bir kez daha ortaya koydular.
Sekiz dilde Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Arapça, Zazaca, Süryanice, Farsça ve Azerice akan notalar, sesten ve sözden çok daha öte, ancak gönül zenginliğiyle anlaşılabilecek, anlamlandırılabilecek bir bütün oluşturdu.
Amida Medeniyetler Korosu, sadece konser vermedi; tarihin derinliklerinden gelen bir selamı, bugünün Diyarbakır’ına, yarının Mezopotamya’sına bıraktı. Ezgiler diliyle konuşanlar, susmayanlar, unutturmayanlar…
Hepinize, her birinize, her bir notanıza minnettarız.