kapılarını ille de Mardin, Urfa, Dağ kapısını, bir de uzun süre cezaevi kapısı da olmuş Saraykapı’sını İçkale’yi, avlulu evlerini, taş döşeli dar küçelerini, mahallelerini, ille de Xançepek, Qorê, Gavur mahallesini, Küpeli, Dingilawa’yı, aynı sokakta yükselen çan kulesi ve minarelerini, ille de Surp Giragos, Meryem Ana, Mar Petyun kiliselerini, Ulu Cami, Behram Paşa, Safa ve Kurşunlu Camilerini… Medreselerini, hanlarını, hamamlarını, içindeki el yazmalarıyla kütüphanelerini, şiirlerini, şarkılarını, düğünlerini, cenazelerini, yazmalarını, puşilerini, kürsülerini, karpuzunu, kara hubürünü… Dayanıklılığını, gücünü, heybetini, cesaretini ve düşülen yerden kalkmalarını… Bir parçasıymışım gibi yaslanarak, bütünleşerek ilk gençlik hayallerimi, arkadaşlarımı, umutlarımı söylerdim.
Hangi çağın volkanik patlamasıyla göklere yükseldiğimi, yıldızlar gibi kayarak dağılarak, toprağına bu kadim kentin bir yanım dişi, bir yanım erkek bazalt olarak nasıl da ebediyete aktığımı, kapaklandığımı, huşu içinde hala secdeye durmakta olduğumu söylerdim.
Taş kesilme felaketiyle, ölümsüzlük abidesine dönüşme paradoksumu...
Yurt olma destanlarımı… Hangi egemenlerin geçip gittiğini. Kimin yaktığını yıktığını, kimin medeniyet taşıdığını. Kimin kandırmak aldatmak istediğini. Kimin taş üstüne taş koyduğunu, kimin taş üstünde taş omuz üstünde baş komadığını; kimin körelttiğini, kimin yücelttiğini; Sur’daki her bir taşın gösterdiği büyük sabrı metanet ve vakarını söylerdim. Eğer çağlar boyu yerimizden fırlayıp, gökten yağmur gibi başlara inmediysek, hep birlikte parçası olduğumuz surları da kenti de korumak yanında, geleceğe olan inancımızın, acı ve öfkemizden çok daha büyük ve asil olmasındandır.
Her bir taş gibi sahip olduğum öz, “tek eksenli çekme, basınç dayanımı” denilen Brezilya, “nokta yükü, darbe, sürtünme, aşınma” denilen Los Angeles testleri yanında, “ısıl iletkenlik, yoğunluk, su emme, kuruma, kesilebilirlik, parlatılabilirlik” özelliklerimle ne derece “munis” ve “rijit” olduğum sabittir.
Neler neler anlatmazdım ki!..
Şeyh Saîd ve 46 arkadaşının 1 Temmuz 1925’te peşin bir hükümle asılmaları ve gizlenen mezar yerlerini…
Bilge insan Musa Anter’in 20 Eylül 1992'de hain bir tuzakla katlini ve bilumum faili meçhul/belli cinayetleri…
Avukat, Baro Başkanı Tahir Elçi’nin Diyarbekir’in 9 bin yıllık geçmişi, ille de “Dört Ayaklı Minare”ye yapılan ihaneti ifşa ettiği, 28 Kasım 2015’te öldürülmesiyle, tarihe düştüğü sözlerini, tetikçileri ve sinsi karartmaları…
Sur ilçesinin 15 mahalle ve 1 caddesine aylar boyu uygulanan sokağa çıkma yasaklarını… Geceli gündüzlü çatışmaları, ölmeleri, öldürmeleri, tanklarla, toplarla bir kentin bombalanmasını… Bir fırsat gibi yapılan boşaltmaları, yıkımları, aslını tersyüz eden inşaları…
Ve Vedat Aydın’ı… Kentin ve Kürtlerin yeniden var olma miladı 10 Temmuz 1991’i, Dicle’ye karışan Maden Suyu’nun kenarına bırakılmış işkence görmüş cenazesini, genç yaşlı kadın erkek on binlerin görkemli yürüyüşünü, karanlık güçlerin karanlık emellerle karanlık köşelerden, saklandıkları surlar üzerinden, helikopterlerden, zırhlılardan ateş eden her düzeyde resmi-sivil-itirafçı saldırganları… Kitlesel gözaltı, tutuklama ve yargılamalara meydan okumaları… Acılardan ağıtlardan destan yazmaları, yenilirken yenmeleri, ölürken çoğalmaları… Kol kola, omuz omuza, kafa kafaya, yürek yüreğe, karış karış yükselmeyi, kırılırken onarmayı, yanarken aydınlatmayı, taştan duvar olmayı, burçlar misali yükselmeyi, her çağda ölümsüz abidelere dönüşmeyi söylerdim.