Bu artış ne piyasa kurallarına ne de ekonomik rasyonaliteye sığıyor. Diyarbakır’da konut fiyatları artık bir yatırım enstrümanı değil, adeta sosyoekonomik bir eşitsizlik aracı haline geldi.
Yeni yapılan bir binada, en düşük daire fiyatı 7 milyon 500 bin lira. Bu bir şaka değil.
Bu fiyat, yeni yerleşim yerinde bir daire için isteniyor.
Peki, bu fiyatı kim belirliyor? Müteahhit mi, arsa sahibi mi, yoksa emlakçının kafasındaki hayal mi? Cevap net değil. Çünkü bu piyasada ne bir denetim var, ne de bir şeffaflık.
Konut fiyatları, adeta bir borsa gibi oynak. Ama ortada ne SPK var, ne de bir regülasyon.
Arsa sahiplerinin, arsalarını yüzde 50-60 oranında vermesi nedeniyle fiyatların arttığı belirtilirken, müteahhitler, arsa sahiplerinin yüksek oranda arsalarını vermeleri nedeniyle bunun fiyatlara yansıdığını ifade ediyor.
Peki, olan kime oluyor? Elbette vatandaşa.
Bir zamanlar emekliler, aldıkları kıdem tazminatıyla yerine göre, bir değil, iki ev alabiliyordu.
Gençler, evlendiklerinde düğünlerindeki takılar, paralar ve ailenin de desteğiyle, bankadan kredi çekip ev sahibi olabiliyordu.
Şimdi? Bugün Diyarbakır’da ortalama bir genç çift, yıllarca kira ödeyip birikim yapmaya çalışsa bile, bir dairenin kapısından bile geçemiyor.
Konut artık barınma aracı olmaktan çıktı, zenginleşme aracına dönüştü.
Suçlu kim? Bu düzene “dur” demeyen yetkililer mi?
Ranta doymayan arsa sahipleri mi?
Her fırsatta fiyatı şişiren müteahhitler mi?
Yoksa tüm bunlara ses çıkarmayan toplum mu?
Diyarbakır, geçmişte barınma sorunu yaşamayan bir şehir olarak bilinirdi.
Bugün ise bırakın barınmayı, bir evin ilanına tıklamak bile lüks.
Bu, sadece konut piyasasının değil, sosyal adaletin de iflasıdır.
Ev dediğimiz şey, dört duvar ve bir çatı değil sadece.
Ev, bir insanın hayatını kurduğu, geleceğe dair umut beslediği yerdir.
O umutlar Diyarbakır’da artık betonun altında kalıyor.