Diyarbakır’ın merkezinde, surların eteklerinde sessizce duran Fiskaya, aslında bir zamanlar şehrin en sade noktalarından biriydi. 1920 yılında çekilen siyah-beyaz bir karede, taş duvarların ardında çalışan insanlar, kayalara yaslanmış gölgeler ve henüz el değmemiş bir doğa var. Gösterişten uzak, zamanın ağır aktığı, taşın toprağın konuştuğu bir sahne...
Bu görüntüde ne bir kafe var, ne bir masa, ne de turist kalabalığı. Sadece emeğin, sessizliğin ve doğallığın hâkim olduğu, Diyarbakır’ın geçmişinden bugüne kalan bir an.
BUGÜN CAM TERASLAR, IŞIKLI MASALAR

Aradan tam 105 yıl geçti. Aynı yerin 2025 yılına ait yeni fotoğrafı ise bambaşka bir manzara sunuyor.
Fiskaya artık modern bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Camdan teraslar, restoran masaları, ışıklandırılmış yürüyüş yolları, oturma alanları… Eskiden taş yontulan yerlerde bugün kahveler içiliyor, fotoğraflar çekiliyor.
Doğal kayalığın üzerine kurulan modern yapılar, geçmişin izlerini neredeyse görünmez hale getirmiş. Oysa bu kayalıklar bir zamanlar sadece çalışmanın değil, sessizliğin de mekânıydı.
BİR FOTOĞRAF, BİR HATIRLATMA

1920’deki kareyle 2025’teki fotoğraf yan yana geldiğinde insan ister istemez durup düşünüyor: Ne değişti? Zaman mı aktı, biz mi uzaklaştık?
Bu iki görüntü, sadece bir alanın fiziki dönüşümünü değil, aynı zamanda bir kültürün, bir yaşam biçiminin nasıl değiştiğini gösteriyor.
Eskiden insanların doğayla iç içe, mütevazı bir şekilde yaşadığı bu alan; şimdi betonla, camla, şıklıkla çevrili. Belki daha konforlu ama daha sessiz mi? Orası tartışılır.
UNUTULAN BİR RİVAYET
Fiskaya sadece bir seyir noktası değil. Rivayetlere göre, altındaki mağarada bir zamanlar Hz. Yunus’un yedi yıl geçirdiği söylenir.
Bugün çoğu kişi bu hikâyeyi bilmeden cam terasın üzerinde yürür. Zamanla unutulan bu tür detaylar, mekânların hafızasını da silikleştiriyor.




